Nehir Kıyısında Doğan Uygarlıklar: Mezopotamya ve Mısır
Giriş
Bir önceki derste insanlığın avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik tarım hayatına nasıl geçtiğini, bu geçişin köyleri ve ilk yerleşimleri nasıl doğurduğunu görmüştük. Bu derste hikâye bir adım ileri gidiyor: köyler artık şehirlere, şehirler de devletlere dönüşüyor. Bunun olduğu iki yer, tarihin en verimli topraklarıdır: Dicle ile Fırat arasındaki Mezopotamya ve Nil'in çevresindeki Mısır. Her iki bölgede de nehirler sadece su kaynağı değildi; toprağı besleyen, ürünü çoğaltan, insanları bir arada tutan bir yaşam damarıydı. Bolluk, artık üretimi getirdi; artık üretim, tarım yapmayan rahiplere, yazıcılara, askerlere ve yöneticilere yer açtı. İşte devletin, yazının, hukukun ve dinî otoritenin ilk biçimleri böyle doğdu. Bugün kullandığımız takvimin mantığı, saatin altmışlık bölünüşü, yazılı hukuk fikri ve hatta "kanun önünde eşitlik" tartışmalarının kökleri buraya kadar uzanır. Bu yüzden Mezopotamya ve Mısır'ı tanımak, sadece eski taş ve tablet hikâyeleri dinlemek değil, kendi dünyamızın temellerine bakmaktır.
Bilmen gerekenler
| Kavram | Açıklama |
|---|---|
| Sümerler | Mezopotamya'da Uruk, Ur, Lagaş gibi ilk şehir devletlerini kuran, çivi yazısını geliştiren halk |
| Çivi yazısı | Kil tablet üzerine sivri bir kalemle basılan, Sümerlerin geliştirdiği yazı sistemi |
| Akad İmparatorluğu | Sargon'un çeşitli şehir devletlerini birleştirerek kurduğu, tarihin bilinen ilk imparatorluğu |
| Hammurabi Kanunları | Babil kralı Hammurabi'nin taşa kazıttığı, günümüze ulaşan en bilinen erken hukuk metni |
| Ziggurat | Mezopotamya şehirlerinde tanrılara adanan, basamaklı tapınak kulesi |
| Firavun | Mısır'da tanrı-kral sayılan, hem siyasi hem dinî otoriteyi elinde tutan hükümdar |
| Hiyeroglif | Mısır'ın taş ve papirüs üzerine yazılan resim yazısı |
| Piramit | Eski Krallık döneminde firavunlar için inşa edilen devasa mezar yapıları |
Anlatım
Mezopotamya adı, Yunanca "iki nehir arası" anlamına gelir; günümüzde büyük ölçüde Irak topraklarında yer alan bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin taşıdığı alüvyonla beslenir. Milattan önce dördüncü binyılın sonlarına doğru Sümerler burada Uruk, Ur, Lagaş, Kiş gibi bağımsız şehir devletleri kurdular. Her şehrin merkezinde bir tapınak vardı ve tapınağın rahipleri, tahıl ambarlarını, sürüleri ve işçilik borçlarını kayıt altına almak için basit işaretler geliştirdiler. Zamanla bu işaretler, kil tablet üzerine sivri bir kamış kalemle basılan çivi yazısına dönüştü. Böylece insanlık, bildiğimiz anlamda ilk yazı sistemine kavuşmuş oldu; yazı önce muhasebe içindi, edebiyat ve hukuk ise sonradan geldi.
Şehir devletleri birbirleriyle sürekli su ve toprak kavgası içindeydi; bu kırılganlık, bölgeyi dışarıdan gelen güçlere de açık hale getiriyordu. Milattan önce yirmi üçüncü yüzyıl civarında Akad kralı Sargon, çeşitli Sümer şehirlerini boyunduruğu altına alarak tarihin bilinen ilk imparatorluğunu kurdu. Akad'ın çöküşünden sonra bölgede sırasıyla farklı krallıklar öne çıktı; bunların en tanınmışı, milattan önce on sekizinci yüzyılda hüküm süren Babil kralı Hammurabi'dir. Hammurabi, kendi adıyla anılan ve günümüze taş bir stel üzerinde ulaşan geniş bir kanun metnini derletti. Ondan sonra Asurlular bölgeye askerî gücüyle damgasını vurdu; Mezopotamya'nın siyasi haritası, kalıcı bir başkent etrafında değil, sürekli el değiştiren güç merkezleri etrafında şekillendi.
Mezopotamya dini çok tanrılıydı; her şehrin kendine ait koruyucu tanrısı vardı ve bu tanrılar, doğa olaylarıyla, bereketle, fırtınayla iç içe düşünülürdü. Şehirlerin merkezinde yükselen ziggurat adlı basamaklı kuleler, tanrı ile insan arasındaki bağlantı noktası sayılırdı. Sümer edebiyatının en değerli mirası olan Gilgameş Destanı, bir kralın ölümsüzlük arayışını anlatır ve içinde yer alan büyük bir tufan hikâyesi, tarihçilerin dikkatini çekmiştir; benzer tufan motiflerinin farklı kültürlerde tekrar etmesi, araştırmacılar arasında hâlâ tartışılan bir konudur. Bu destan bize, ölümlülükle yüzleşmenin insanlık tarihi kadar eski bir mesele olduğunu hatırlatır.
Mısır ise çok farklı bir coğrafyada, çok farklı bir siyasi kaderle gelişti. Nil Nehri, her yıl belirli bir düzenle taşar ve arkasında verimli bir alüvyon tabakası bırakırdı; bu düzenlilik, Mısırlıların tarımı ve zamanı öngörülebilir biçimde planlamasını sağladı, hatta güneş yılına dayalı bir takvim geliştirmelerine yol açtı. Üstelik Mısır, doğuda ve batıda çöllerle, kuzeyde denizle çevriliydi; bu doğal engeller, Mezopotamya'nın aksine bölgeyi dış saldırılara karşı büyük ölçüde korudu. Geleneksel anlatıya göre milattan önce otuz birinci yüzyıl civarında Yukarı ve Aşağı Mısır, Narmer adlı bir kral tarafından birleştirildi; bu tarih kesin olarak bilinmese de birleşme, Mısır'a erken ve uzun soluklu bir siyasi bütünlük kazandırdı.
Bu siyasi istikrar, firavun kavramını doğurdu: firavun sadece bir kral değil, tanrının yeryüzündeki bedeni sayılırdı. Eski Krallık döneminde bu ilahi otoritenin en görkemli kanıtı olarak Giza'daki büyük piramitler inşa edildi; bunlar aslında birer mezardı, çünkü Mısırlılar ölümden sonraki yaşama derinden inanırdı. Beden mumyalanır, mezara günlük eşyalar konur, Ölüler Kitabı gibi metinlerle ruhun öbür dünyaya güvenle geçmesi istenirdi. Mısır dini de çok tanrılıydı; Ra, Osiris, İsis, Horus gibi tanrılar evreni yönetirdi ve Maat kavramı, düzeni, doğruluğu ve dengeyi simgeleyen merkezi bir fikir olarak hem dinde hem yönetimde belirleyiciydi. Yazı için ise hiyeroglif kullanılırdı; bu resim yazısı, kil yerine taşa kazınır ya da papirüs adı verilen bir bitkiden üretilen kâğıt benzeri malzemeye yazılırdı.
İki uygarlığı yan yana koyduğumuzda ortaya ilginç bir karşıtlık çıkar: Mezopotamya, açık ve savunmasız bir ovada, sürekli değişen krallıklar ve rekabet eden şehirler arasında şekillenmiştir; Mısır ise doğal sınırların koruyuculuğunda, tek bir firavun etrafında toplanan, çok daha uzun soluklu bir siyasi düzen kurmuştur. Ama ikisi de insanlığa ortak bir miras bırakmıştır: yazı, hukuk, takvim, merkezi yönetim ve büyük anıtsal yapılar. Sıradaki derste bakışımızı başka bir nehir ve deniz kıyısına, farklı coğrafyalarda yükselen başka büyük uygarlıklara çevireceğiz; ama oradaki hikâyeleri anlarken de burada gördüğümüz temel örüntüyü, yani su, verimli toprak ve merkezi otorite arasındaki bağı akılda tutacağız.
Yakın okuma / örnek
Hammurabi Kanunları'nın yazılı olduğu taş stel, üst kısmında kralın güneş tanrısı Şamaş'tan yasayı teslim alırken tasvir edildiği bir kabartma taşır; bu görsel, kanunun insan icadı değil tanrısal onaylı bir düzen olduğunu vurgular. Metin, yaklaşık iki yüz seksen iki maddeden oluşur ve günlük hayatın hemen her alanını, ticaretten aile hukukuna, işçi ücretlerinden cezalara kadar düzenler. En çok anılan ilkesi, kabaca "göze göz, dişe diş" diye özetlenen kısasa kısas mantığıdır; ancak metni dikkatli okuyunca cezanın herkes için aynı olmadığı görülür, çünkü kanun özgür kişi, sıradan halk ve köle arasında farklı ceza dereceleri öngörür. Bu ayrıntı bize önemli bir şey söyler: Hammurabi'nin kanunu, sadece adaleti değil, dönemin katı toplumsal hiyerarşisini de kayıt altına almıştır. Yine de yasanın taşa kazınıp herkesin görebileceği bir yere dikilmesi, keyfî yönetime karşı bir sınır çizme çabası olarak da okunabilir; kral bile artık yazılı bir kurala bağlıydı, en azından ilke olarak.
Sık karıştırılanlar
- Sümer ile Babil aynı şey değildir: Sümerler bölgenin en eski şehir devletlerini kuran halktır; Babil ise çok sonra, Hammurabi döneminde öne çıkan bir krallıktır.
- Hammurabi Kanunları tarihin ilk yazılı hukuku değildir: Ondan önce de örneğin Ur-Nammu Kanunları gibi daha erken hukuk metinleri vardı; Hammurabi'nin kanunu en iyi korunan ve en tanınan örnektir.
- Çivi yazısı ile hiyeroglif farklı sistemlerdir: Çivi yazısı Mezopotamya'da kil tablete basılır, hiyeroglif ise Mısır'da taşa ya da papirüse çizilen bir resim yazısıdır.
- Ziggurat, piramit değildir: Ziggurat basamaklı bir tapınak kulesidir ve genelde mezar amaçlı değildir; piramit ise Mısır'da öncelikle firavunun mezarı olarak inşa edilmiştir.
- Firavun ile Mezopotamya kralı aynı statüde değildir: Firavun doğrudan tanrı sayılırken, Mezopotamya'da kral genellikle tanrılar adına yöneten bir rahip-kral olarak görülürdü.
Kendini sına
- Mezopotamya hangi iki nehir arasında yer alır?
- Çivi yazısını geliştiren ilk uygarlık hangisidir?
- Tarihin bilinen ilk imparatorluğunu kim kurmuştur?
- Hammurabi Kanunları'nın en çok bilinen ceza ilkesi nedir?
- Mısır'da firavunun konumu, Mezopotamya krallarından temelde nasıl farklıydı?
Cevaplar
- Dicle ve Fırat nehirleri arasında.
- Sümerler.
- Akad kralı Sargon.
- Kabaca "göze göz, dişe diş" diye özetlenen kısasa kısas ilkesi.
- Firavun doğrudan tanrı sayılırdı; Mezopotamya'da kral genellikle tanrılar adına yöneten bir rahip-kral olarak görülürdü.
Bu dersi kayıt olmadan izleyebilirsin. İlerlemeni kaydetmek, sertifika almak ve puan tablosuna girmek için ücretsiz üye ol: Kayıt Ol